| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 |
Resimdekiler: Mehmet Dürüst, Abdülgani Kalaycı, Ali Akçakaya, Mehmet Hayati Ocak, Ahmet Aksar
|
Sık sık bu işlerin merkezinin İstanbul olduğu söyleniyor bize. Paradoks Yapım İzmirli ve ağırlıklı olarak belgeseller çeken bir firma. Oysa Ege bölgesi, Türkiyeli belgeselciler için oldukça verimli bir bölge. Hele hele bir de alternatif tarih diyebileceğimiz bir yaklaşımı benimsiyorsanız, keyfinize diyecek olmaz. Çünkü bırakın ulusal düzlemi, evrensel düzlemde bile insanlığa katkı olabilecek olguların beslendiği ciddi bir damar yaratmış bölge. Bu bağlamda, en klasik örnek Şeyh Bedrettin belki de. Ama kıyıda köşede kalmış, tarihi yapanların hasırlarının altına süpürülmüş başka örnekler de mevcut. Bu örneklerden, İzmir’e özgü olgularla ilgili çektiğimiz belgeseller, Avrupa’da festivallerde gösterime giriyor. İşte, Paradoks Yapım olarak belgeselini çekme hazırlıklarını sürdürdüğümüz yeni proje de bunlardan biri: Asya Minör, Yeniden.
İngiliz tarihçi Edward Hallett Carr, “Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız. Her kuşak tarihi yeniden gözden geçirmelidir. Zaman zaman yeniden gözden geçirilmeyen tarih yavaş yavaş ölür ve toplumsal oluşumun dramatik iniş çıkışlarının yerine, geleneksel söylencelerin durgun görüntüsü geçer.”diyor.
Kuşkusuz bu yeniden gözden geçirme yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belgeler yoksa ya da yetersizse, tarih onlar olmadan da yapılır. Sözlerle, şarkılarla tarih yapılır. Resimlerle, gravürlerle, toprakla, mağarayla, kiremitlerle, zeytinle, şarapla, bağ fideleriyle tarih yapılır. Arkeologların taşlar, jeologların kayalar, kimyagerlerin eski maden eşyalar üzerine yaptığı araştırmalarla da tarih yapılır. Ve elbette anılarla tarih yapılır.
“YENİDEN GELEN GÖÇMENLER DEFTERİ”
Bizler bu belgeselle, II. Dünya savaşı yıllarında, savaşı bağrında yaşayan Yunanistan ile savaşın ateşini içinde yaşayan Türkiye’nin ilişkilerini, ağırlıklı olarak anılarla, mümkün olduğunca belgelerle, tekrar gözden geçirmeyi planlıyoruz. Çünkü bugüne kadar yapılmış işlerde, gözden kaçmış bir olguyu ele almayı düşünüyoruz: Aslında, Ege kıyılarında, Türklerle Yunanlıların heyecanlı macerası, mübadele trajedisiyle sona ermiyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman faşizmi Yunanistan’ı esir aldığında, Yunan halkı için Anadolu bir yaşam ve yeniden dirilme kapısı oluyor. Gerek halk, özellikle adalar halkı, gerekse Yunanistan’ın siyasi geleceğini belirleyecek olan kadrolar, Türkiye topraklarına yöneliyor. Ege kıyılarında, Alaçatı’da, Çeşme’de, İzmir’de, Karaburun’da, Kuşadası’nda, Marmaris’te kısa bir süre önce hüsranla sona eren birliktelik, tekrar kuruluveriyor. Gelenler iskân ediliyor, karınları doyuruluyor. Aşklar yaşanıyor gelenlerle oralılar arasında. Öyle ki belgelere baktığımız zaman, gelenlerin kayıtlarının tutulduğu defterin başlığı “Yeniden Gelen Göçmenler Defteri”.
KARABURUN YUNANLILAR İÇİN NE İFADE EDİYOR?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu karşılaşma ortak bellekten silinmiş olgulardan birisi. Bu belgeselin hazırlık çalışmaları sırasında, Karaburun Ambarseki köyünde, Mordoğan köyünde, olayları hatırlayanlarla söyleşiler yaptık. 85 yaşındaki Abdülgani Amca (Kalaycı); 82 yaşında Mehmet Hayati Amca (Ocak); 81 yaşında Ahmet Amca (Aksar); 83 yaşında Mehmet Amca (Dürüst); 80’li yaşlarını süren Ali Amca (Akçakaya); Yunanlıların gelişlerini, kıyıya çıkar çıkmaz kayıklarını parçalamalarını, açlıktan ölme sınırındayken, savaştan yoksul düşmüş Türklerin sundukları üzümleri, zehirlenme korkusuyla yiyememelerini bizlere aktarıyor ve bunları anlatırken her birinin sesleri titriyordu. Belli ki bu anılarını belleklerinin çok derinlerine saklamışlardı. Şimdi, birilerinin, onlara bunları sormalarına hem seviniyor hem de bir şaşkınlık duyuyorlardı. Gelenlerden bir daha haber almamışlar, hikâyenin sonunu bilmiyorlardı. Sözünü ettiğimiz Karaburunlu tanıkların, gelişlerini hatırladıkları Yunanlılarla yapılan söyleşiler, hikâyenin sonunu anlatacak. Onlar ne kadar ve nasıl hatırlıyor olanları? Örneğin Karaburun ne ifade ediyor onlar için? Dönmemek için gemileri yakmak, ama gemi yakılan yerde sunulan üzüme güvenmemek… Nasıl ikilemler yaşadılar? Karaburun’un hangi özellikleri düne ait, hangileri bugüne, hangileri yarının kapılarını açacak genç insanlara?
* Yönetmen