Şubat 2012
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
26272829
Son Fotoğraflar
Ödül alanlar ve konuklar birarada
Gera Kültür Derneği korosu
Toplu fotoğraf
Ana Sayfa > Etkinlik > ”Sazak’ın dikenleri” ya da bir performansın hikayesi
”Sazak’ın dikenleri” ya da bir performansın hikayesi
(Fotograf: Gunilla Sköld-Feiler)


Hakan Akçura

6 Ağustos 2009 günü, İzmir, Karaburun - Küçükbahçe (Denizgiren) yolu ve günbatımı sonrası alacakaranlığı, Patras’ın Glyfa köyünden gelen 55 yunanlının, köklerine soluk veren Sazak(i) köyünün silueti ile ilk karşılaşmasına tanık oldu. Birkaç yunan yerel yönetici ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nu temsilen kimi alt yöneticiler (Bayan Yavasoglou), Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa, aslında bu buluşmanın gerçek emek vereni, örgütleyicisi olan Karaburun Gündelik Yaşam Bilim ve Kültür Derneği Başkanı Prof. Dr. Zuhal Okuyan ve onun Türk, yunan arkadaşları ile uzundur iki yaka arasında gidip gelenlere dair çalışan bir belgesel ekibi (yönetmen Tahsin İşbilen ve ekibi) onlara eşlik ediyordu.

Otobüslerinden indiler, 2-3 kilometre uzakta, silueti artık geceye teslim olup, kaybolmaya yüz tutan ”o köye” baktılar yaklaşık 10 dakika. Genellikle sustular. Duyulan, en çok yerel politikacıların birbirleriyle konuşmalarıydı... Yaşları 25’ten aşağı olan genç yunanlıların çoğu, yıkık köye sadece şöyle bir göz atıp, giysilerine çeki düzen vererek otobüse bindiler. Sanki onlar için gelen gece, ilk buluşma yemeği, müzik ve dansın beklentisi daha öndeydi. Küçükbahçe köylüleriyle 87 yıl sonra buluşacakları için mi? Genç oldukları ve dünden çok bugüne baktıkları için mi? Bilemedim.

Oysa onların otobüslerinin hemen ardındaki arabamızdan biz yüreğimiz çarpa çarpa inmiştik yola. Ben ve dostlarım, onları, onların gözüyle Sazak’ı görmeye çalışıyor, bu 87 yıl sonra gerçekleşen olağanüstü -en azından bize göre çok- duygusal karşılaşmanın hiçbir anını kaçırmamaya çalışıyorduk. Daha sonra günler geçtikçe gözlediklerimiz, onlar adına yaşantıladığımız duyguların fazla abartılı olup olmadığını sordurtacaktı bana... Bazı şeyler birilerince artık farklı yaşanıyordu; bizim hissettiklerimizden uzak...

Geçmiş

Aynı akşamın günü oysa ben, yaklaşık 250 afişle donattığım Karaburun ilçesi ve yakınlarına, ona daha uzak, Sazak’a daha yakın köyleri de eklemiş, Parlak köyü, Badembükü’nde köylülerle buluşmuş, bir sonraki gün yapacağım performansımla ilgili onları bilgilendirmiş ve anlattıklarını dinlemiştim. Özellikle, 1925 doğumlu, Parlak köylü Softa Mustafa’nın kaygılarını dile getirişi, anlattıkları, annesinden dinlediği ya da şahsen yaşadığı öyküler unutulacak gibi değildi:

”Peki ne olacak onlar yeniden gelince? Topraklarını geri isterlerse? İstemiyorlar mı? O zaman tamam… Dostluk iyi bir şey…”

”Anneannem, Sazak’taki on Türk evinden birinde yaşardı. Orada onların camileri de vardı. Evlerin tümü köyün güney cephesinde sırayla yer alır. Caminin çeperleri yuvarlaktır, bulursun dikkat edersen…”

“Aslında gavurların gitmesini Türkler istemiyordu ama savaştan iki yıl önce onlar sık sık Sakız’a gidip gelmeye ve döndüklerinde de Türklere kötü davranmaya başladılar.”

“Annem anlatırdı, Denizgiren’deki jandarma karakolu gavur karakoluymuş ama komutanı çok adaletliymiş. Gavurlar, bir Türk ailenin koyununu çocuklarının elinden zorla çalmış. Karakol komutanı tüm köylüleri huzuruna çağırıp çocuğa sormuş ’hangisi?’ diye. Çocuk çalanları gösterince de önce bir temiz dövmüşler hırsızları, sonra bir koyunlarını aileye verip, üzerine de değerince para ödettirmişler.

“Kaçabilen gavur kaçabilmiş Sazak’tan ve diğer köylerden. Yine de ordu peşine düşüp denize varmadan ya da denizde yakaladıklarını öldürmüş. Şu koylarda, Denizgiren’de… Kaçan Sakız’a kaçmış.”

“Sazak’ta 20, bizim Parlak köyünde 20 gavur kalmış. Gençmiş komutanı bizim ordunun. Yollamış askerleri Sazak’a, toplatmış hepsini, getirtmiş köye... Arkada kuyular vardır bizim köyde. Yan yana... Onların başında, kimini öldürüp atmışlar kuyulara, kimisi de kendi atlamış. Taşla kapatmışlar üzerlerini.”

”İkinci Cihan Harbi’nde, ben Sazak’ın altında sürüleri otlatırken iki yunan subayı çıktı denizden. Girit’te direnmişler Almanlara. Yenilince de kaçmışlar buraya. Biri İstanbulluydu. Mübadelede gitmiş Yunanistan’a. Vallahi benden iyiydi Türkçesi. Götürdüm teslim ettim jandarmaya...”

Küçükbahçe

İlk buluşma yemeği Küçükbahçe’deydi. Davul zurnayla karşılandı yunanlılar. Sordum, tam otuz üç kadının emeği varmış yerel mutfağın birbirinden güzel örnekleriyle donattıkları masalarda. Ses sisteminin berbatlığı dışında çok şey güzeldi. Uzun bir masaya yerleştirilmişti Sazak’ın çocukları, torunları... Pek oturmadılar yerlerinde. Dans ederken kaynaştı Ege’nin iki yakası en çok. Mikrofon bana da düştü, duyurdum bir sonraki gün yapacağım performansı, nedenini...

Yine de bir şeyler tuhaftı o gece. Yunanlıların kıvrak, çok hareketli, neşeli danslarına verilen cevaplar, bizim efelerimizin savaşçı, mağrur danslarıydı hep. Çalınan üç türküden ikisinde, Sazaklıların masasını çeviren ve Küçükbahçelilerden çok yazlıkçılarla dolu izleyicilerin ağır suskunluğunda, alttan alta Parlak köylü Softa Mustafa’nın ilk sorusundaki kaygıları hissetmek,”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli uyarı cümlelerini duymak mümkündü. Köylülerse, konukseverliğin en güzelini göstermek çabasındaydı hep. Belgesel ekibinin 8 koldan çalışan kamerası, bu buluşmadaki ”olması gereken” ama henüz ”istendiği kadar olmayan” duygu yoğunluğunu, sıcaklığı, zorlayarak, arayarak, her şeye rağmen bulmaya çalışarak çekme derdindeydi.

Sazak(i)

Ertesi sabah, duyurduğum gibi gün doğarken yürüyordum Sazak’a varan patikanın üzerinde... Elimde koca bir çanta, içinde bahçıvan makasım, azığım, suyum ve kameralarım. Uzun uzun izledim köyü dört bir tarafından o çok özel ışıkta. Arı vızıltıları giderek artmaya başladı, uzaklardaki keçi sürüsünün çanlarını duydum. Serinlik yerini hızla tüm gün bedenimi kavuracak olan sıcaklığa bırakmaya başladı. Rüzgar yamacın, yakın tepelerin, dağların, denizin, Midilli’nin, Sakız’ın kokusunu taşımaya...

En arka mahalleden başladım devedikenlerini kesmeye. Altından kalkmaya çalıştığım şeyin kapsamını ve olanaksızlığını fark edince hedefimi küçülttüm. Sadece eviçlerini temizlemeye karar verdim. Her evden kendimce iznimi isteyerek, alarak başladım performansıma. Üçüncü evde, performansıma çağrım üzerine gelen, katılan olacaksa, bulunduğum ve çukurda kalan yerden onları göremeyeceğimi, karşılayamayacağımı anladım, tırmanmaya başladım köyü.

Bu sefer en yukardan, manastırdan başladım dikenleri temizlemeye… Manastırı içinde dolaşılabilir hale getirdiğimde, dikenlerin sakladığı eski Türkçe bir mermer yazıtı ve mezar soyguncularının taşların altına gömüp sakladığı kazma ve küreği ortaya çıkarmıştım.

Performansı olabildiğince kaydettim. Güneş yükseldikçe içinde kaldığım gölgesizliği, yorgunluğumu, susuzluğumu, açlığımı, güç toparlamamı, dinlenmemi, yeniden ve daha hızla işe girişmemi.

Manastır dahil toplam 9 mekanı temizleyebildim sadece dikenlerden. Yanı sıra bir kuyuyu ve bir ana sokağı… Dror (Feiler), Gunilla (Sköld-Feiler) ve Leyla (karım) akşamüstü saat beşte yanıma gelene kadar sadece iki ziyaretçim oldu: Bir önceki gece Küçükbahçe’de yaptığım duyuruyla yola koyulan Bergamalı felsefe öğretmeni bir babayla, onun İngilizce öğretmeni kızı. Sorduydum ama o yorgunluğun ardından unuttum not etmediğim isimlerini. Benimkinin iyice azaldığını öğrenince sularını ve gerek olmadığını söylesem de armutlarını paylaştılar benle. Bir de dayanışmalarını… Çok sağ olsunlar. Oysa ilk duyurumun ardından en az kırk kişi “katılacağını” iletmişti performansa. Anlayacağınız her zamanki hikaye, bizim millet çok katılımcı ama sadece lafta…

Dror, köyü, toprağını, taşlarını, ışığını ve beni uzun uzun soluduktan sonra olağanüstü doğaçlama müziğiyle katıldı performansıma. Karaburun’un benzersiz doktoru ve aktivisti İbrahim Sivrikaya’nın, günlerce ona buna sorup bulduğu, Dror’a verdiği ve anladığım kadarıyla alıştığının çok dışında bir yapısı ve bir dizi teknik sorunu olan klarnetten o özel “çığlık” yükseldiğinde ruhumun biriken tüm zehri boşaldı toprağa. Asıldım bahçıvan makasıma. Performansın bu son dakikalarını Gunilla ve Leyla çekti.

Biz köyden tam ayrılırken, Sazak(i) çocukları ve torunlarının gelişinde en az bu taraftaki düzenleyiciler kadar emeği olan Andreas Baltas rehberliğinde Vartholomio Belediye Başkanı Christos Vrionis, Başkan Vekili Kostas Papadopoulos, eski bir Sazak sakininin torunu olan Nikos Gialamas’ın arayışına tanıklık etmek üzere bir gece önceki belgesel ekibi eşliğinde Sazak’a geldiler. Manastıra girdiklerinde Kostas’a hoşluk olsun diye “burayı sizin için dikenlerden temizledim,” dedim İngilizce… Beş on dakika sonra yanıma gelerek “bu kirli tarihi de temizleyebildin mi?” diye sordu, o çok akıllıca diye düşündüğü bir cümleyi ne tür bir insana yönelttiğini bilemeyen insanların cahil çiğliği ile… Yazık! Cevap vermedim.

Ayrıldık Sazak’tan. Heybetli kanat sesleri sessizliğin içinde patlayan iki büyük ve kara kartal eşlik etti bize gökyüzünde. Dror, kimsenin insan ya da traktör yollayamadığını öğrenince 30 kilograma yakın ağırlığı olan beyaz mermer yazıtı Sazak(i) ve anayol arasındaki 2 kilometrelik patikada sırtında taşımak konusunda çok ısrarcı oldu. Onları utandırmak istercesine…

Sarpıncık

7 Ağustos’un buluşma yemeği Sarpıncık’ta olacaktı. Sarpıncık’ta bizi, Dr. İbrahim ve onun bilgilendirmesiyle görevdeki son on beş gününe giren Karaburun Kaymakamı İlker Özerk Özcan karşıladı. “Size ne yazık ki Sazak’ın gerçek sahibi olan mezar soyguncularının kazma ve küreğini ve dikenler sayesinde bulamadıkları bir yazıtı, umarım bundan sonra orası korunur diye, ama çok da umutlanmadan teslim ediyorum,” dedim. Teşekkür etti ama aslında cevap vermedi.

Gece, bana göre Küçükbahçe’dekinden daha güzel geçti. Dostlarımın sıcaklığının, mikrofonda yer alan olağanüstü bir yerel klarnet ustasının, tüm konukların bir çember biçiminde yerleşmelerinin, iyileştirilmiş ses düzeninin, Sarpıncık köylülerinin davetkar danslarının, inanılmaz lezzette mezelerin ve performans sonrası çok mutlu yorgunluğumun, bir önceki gece hissettiğim ”sınırın nereye kadar olduğunu ileten” gizli cümleleri bu kez duymamamın bu duygumda payı elbette vardır.

O akşam, Nikos Gialamas’ın ne yazık ki atalarının kemiklerine çok kolaylıkla ulaştığını öğrendik.

Gelecek…

Benim, bizim için 2. Karaburun Türk-Yunan Dostluk Günleri o gece sona erdi. Karaburun ve Mordoğan’daki son iki büyük konsere biz katılmadık. Eminim onlar da güzel geçmiştir.

Şimdi yaklaşık üç saati bulan kayıtlarımdan bir performans belgeseli kurgulamaya başlayacağım. Bir iki haftaya yayınlar, paylaşırım sizlerle...

Tüm bu yolculukta beni en çok şaşırtan şey neydi bilmek isterseniz, Sazak(i) çocukları ve torunlarının, bu metnin başında okuduğunuz ve yapacağım filmde izleyeceğiniz o uzak bakışları dışında zahmet edip de Sazak(i) yoluna hiç düşmemeleri, buna kalkışmamalarıydı derim. Dünden çok yarına bakmak istemenin sonucu buysa hayatta artık, en azından o 55 insan için, ben biraz daha umutsuzum artık bu dünyanın geleceğine…

Sazak ne kadar sahipli, ne kadar sahipsiz olduğunu hiç umursamadan güçlü siluetiyle duracak hep ana kara ve adalar, iki halk, geçmiş ve gelecek, acı ve mutluluğun arasında… Ben de onunla birlikte.

http://open-flux.blogspot.com/2009/08/sazakn-dikenleri-ya-da-bir-performansn.html

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Onay Kodu

Ara
Karaburun.tk